Mehmet Yont

Mehmet Yont

14 Haziran 2026 Pazar

Mavi ve Yeşilin Çığlığı:

Mavi ve Yeşilin Çığlığı:
0

BEĞENDİM

ABONE OL


Bir Gün Değil, Her Gün Çevre
Takvimler 5 Haziran’ı gösterdiğinde dünya genelinde bir telaş başlar. Kürsülerden çevre konferansları verilir, pankartlar açılır ve sosyal medya hesaplarımız yeşil temalı doğa fotoğraflarıyla dolar. Peki, bu rüzgar geçtikten sonra geriye ne kalır? Bir günlüğüne hatırlanan doğa, yılın geri kalanında insanın bitmek bilmeyen tüketim hırsına terk edilmeye devam mı eder?
Gezegenimiz uzun süredir bir alarm veriyor. Orman yangınları, kuraklık, denizleri kaplayan plastik atıklar ve soluduğumuz havanın kirliliği artık birer “gelecek senaryosu” değil, bugün karşı karşıya kaldığımız en acı gerçeklerdir. Özellikle sanayi devriminden bu yana atmosfere salınan sera gazları, iklim krizini geri dönülemez bir noktaya taşıdı. Kuruyan göller, azalan su kaynakları ve yok olan türler, doğanın dengesiyle oynadığımızda bedelini nasıl ödeyeceğimizin en net kanıtıdır.
Oysa çevre; sadece parklar, ormanlar veya koruma altındaki milli parklardan ibaret değildir. Çevre; evimiz, suyumuz, soluduğumuz hava, toprağımız ve yarınlarımıza miras bırakacağımız en değerli hazinemizdir. Küresel çevre politikaları elbette çok önemlidir. Ancak çevre bilinci, bireysel adımlarla başlar. Tüketim alışkanlıklarımızı değiştirmek, plastik kullanımını en aza indirmek, geri dönüşüme katkı sağlamak ve enerji tasarrufu yapmak gibi küçücük görünen adımlar, birleşerek büyük değişimlerin kapısını aralar.
Unutmamalıyız ki; biz doğaya aitiz, doğa bize ait değil. Gezegenimizin bizim ona ihtiyacımız yok, ancak bizim yaşayabilmek için sağlıklı ve temiz bir dünyaya ihtiyacımız var. Dünya Çevre Günü, doğayı koruma kararlılığımızı sadece bir günlüğüne hatırlayacağımız bir tarih olmamalıdır. Bu günü; doğayla uyum içinde yaşama sözümüzü tazelediğimiz, hatalarımızdan ders çıkardığımız ve somut adımlar attığımız bir başlangıç noktası yapmalıyız.
Gelecek nesillere gri ve betonlaşmış bir dünya değil, kuşların özgürce uçtuğu, nehirlerin temiz aktığı ve yeşilin her tonunun korunduğu yaşanabilir bir yeryüzü bırakmak hepimizin ortak sorumluluğudur.
Doğayı sevelim, koruyalım ve en önemlisi ona hak ettiği değeri verelim. Çünkü başka bir dünyamız yok!

Mehmet Yont

Devamını Oku

19 Mayıs: Bir Milletin Yeniden Ayağa Kalktığı Gün

19 Mayıs: Bir Milletin Yeniden Ayağa Kalktığı Gün
0

BEĞENDİM

ABONE OL

19 Mayıs 1919…
Sadece bir tarih değil, bir milletin kaderini değiştiren ilk adımdır. Umutsuzluğun Anadolu’yu sardığı, işgal kuvvetlerinin memleketin dört bir yanında kol gezdiği bir dönemde, Samsun’a çıkan bir lider ve onun arkasında yeniden dirilmeye hazır bir millet vardı.
Mustafa Kemal Atatürk’ün Samsun’a Çıkışı ile başlayan süreç, aslında Türk milletinin yeniden “Ben buradayım” deyişidir. O gün yakılan bağımsızlık meşalesi, kısa sürede tüm Anadolu’ya yayılmış, milletin iradesi esaret zincirlerini parçalamıştır.
Bugün 19 Mayıs’ı yalnızca törenlerle, marşlarla ya da resmi kutlamalarla anmak yeterli değildir. Çünkü bu bayramın özü; cesaret, kararlılık ve gençliğe duyulan güvendir. Mustafa Kemal Atatürk, bu anlamlı günü gençlere armağan ederken aslında Cumhuriyet’in geleceğini de gençlerin omuzlarına emanet etmiştir.
Gençlik; sadece yaş meselesi değildir. Gençlik, ülkesini seven, sorgulayan, üreten, çalışkan ve umudunu kaybetmeyen insanların ruhudur. Bugün Türkiye’nin en büyük ihtiyacı da tam olarak budur. Daha çok çalışan, daha çok üreten, bilime ve akla sarılan bir nesil…
19 Mayıs bize şunu hatırlatır:
Bir millet, inancını kaybetmediği sürece asla yenilmez.
Aradan geçen yıllara rağmen o ruh hâlâ yaşıyor. Stadyumlarda dalgalanan bayraklarda, okul sıralarında kurulan hayallerde, memleketi için mücadele eden gençlerin gözlerinde o ilk adımın izleri hâlâ görülüyor.
Bu nedenle 19 Mayıs sadece geçmişi anma günü değil, geleceğe bakma günüdür. Çünkü bağımsızlık bir kez kazanılıp kenara bırakılacak bir miras değil; her neslin koruması gereken büyük bir emanettir.
Başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere tüm kurtuluş kahramanlarını rahmet ve minnetle anıyor; milletimizin ve özellikle gençlerimizin Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’nı kutluyorum.

MEHMET YONT

Devamını Oku

Kurban Bayramınız Kutlu Olsun

Kurban Bayramınız Kutlu Olsun
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Kurban Bayramı’nın kökleri, İbrahim Peygamber’in Allah’ın emri üzerine oğlu İsmail’i kurban etmeye hazır olmasına dayanır. Ancak, İbrahim’in bu sınava olan sadakati, Allah tarafından son anda bir koçun İsmail yerine kurban edilmesiyle ödüllendirilir. Bu olay, Kur’an’da detaylı bir şekilde anlatılır ve İslam inancının merkezinde yer alır. İbrahim’in teslimiyeti ve İsmail’in fedakarlığa hazır oluşu, Müslümanlar için inanç, itaat ve Allah’a güvenin somut örnekleri olarak kabul edilir.
Bayramın Evrimi ve Dini Yeri
Zaman içinde Kurban Bayramı, İslam toplumlarında sosyal adaleti ve yardımlaşmayı pekiştiren bir ibadet haline gelmiştir. Kurban edilen hayvanların etleri, aile bireyleri, komşular ve özellikle ihtiyaç sahipleri arasında paylaşılır. Bu gelenek, toplum içindeki dayanışmayı ve bireyler arasındaki bağları güçlendirirken, aynı zamanda zengin ile fakir arasındaki uçurumu azaltmayı amaçlar.
Kurban Bayramı’nın dini önemi, sadece kurban ibadetiyle sınırlı kalmaz. Bu dönem, Müslümanların bir araya gelerek bayram namazı kıldıkları, birbirlerine bayramlaştıkları ve toplumsal bağlarını güçlendirdikleri bir zaman dilimidir. Ayrıca, bayram, Müslümanların Allah’a olan şükranlarını ifade etme ve O’na daha yakın bir bağ kurma fırsatı olarak görülür. Kurban Bayramı, İslam’ın beş temel şartından biri olan Hac ibadetiyle de yakından ilişkilidir. Hac mevsimi içinde kutlanan bu bayram, Mekke’ye yapılan kutsal yolculuğun bir parçasıdır ve İslam dünyasında birlik, beraberlik ve müminler arasındaki kardeşliği pekiştirir. Kurban Bayramı’nın dini önemi, her yıl milyonlarca Müslüman tarafından yaşanan manevi bir deneyime dönüşmüştür. Bu özel günler, Müslümanların Allah’a olan inançlarını, O’na olan teslimiyetlerini ve hayatlarını O’nun rızasına göre şekillendirme arzularını yansıtan bir dönemdir. Kurban Bayramı, aynı zamanda, İslam toplumlarında yardımlaşma ve dayanışmanın, paylaşmanın ve toplumsal uyumun güçlendirilmesinde kilit bir role sahiptir.
Kurban Bayramı Ritüelleri ve Uygulamaları
Kurban Bayramı, İslam dünyasında büyük bir manevi öneme sahip dini bir bayramdır. Bu özel günler, İbrahim Peygamber’in oğlu İsmail’i Allah’a kurban etmeye hazır oluşunun anısına kutlanır. Bayram süresince Müslümanlar, belirli ritüelleri ve uygulamaları yerine getirirler, bu da bayramın hem bireysel hem de toplumsal hayatta derin bir etkiye sahip olmasını sağlar.
Kurban Kesme Şartları ve Kriterleri
Kurban kesme işlemi, İslam’ın belirlediği kesin kurallar çerçevesinde gerçekleştirilir. Kurban olabilecek hayvanlar sığır, koyun, keçi ve develerdir. Bu hayvanların sağlıklı, yeterli yaşta ve kusursuz olmaları gerekmektedir. Kurbanlık hayvanın kesilmesi bayramın ilk günü şafak vaktinden itibaren başlayıp, bayramın üçüncü günü güneş batana kadar devam eder.
Kurbanlık Hayvanların Özellikleri
Kurbanlık olarak seçilen hayvanların, belirli özelliklere sahip olması şarttır. Koyun ve keçiler en az bir yaşında, sığır cinsinden hayvanlar iki yaşında ve develer ise beş yaşında olmalıdır. Ayrıca, hayvanın herhangi bir sağlık problemi olmamalı, zayıf veya sakat olmamalıdır.
Kurban Etinin Dağıtımı
Kurban eti, kesildikten sonra üç bölüme ayrılır: Ailenin kendisi için, akraba, komşu ve arkadaşlar için ve ihtiyaç sahipleri için. Bu dağıtım, İslam’ın paylaşma ve yardımlaşma prensiplerini yansıtır. Kurban etinin dağıtımı, sosyal adaletin sağlanmasına katkıda bulunur.
Kurban Bayramı’nın Dini Önemi
Kurban Bayramı’nın dini önemi, İslam dininde derin bir yere sahiptir. Bu bayram, Müslümanların Allah’a olan bağlılıklarını ve teslimiyetlerini gösterir. İbrahim Peygamber’in oğlu İsmail’i kurban etmeye hazır oluşu, Allah’a duyulan güven ve itaatin en yüksek örneğidir.
MEHMET YONT

Devamını Oku

Hayatı Hep Birlikte Yaşamak: 10-16 Mayıs ve Ötesi

Hayatı Hep Birlikte Yaşamak: 10-16 Mayıs ve Ötesi
0

BEĞENDİM

ABONE OL


Mayıs ayının ortasına geldiğimiz bu günlerde, takvimler bize önemli bir haftayı hatırlatıyor: 10-16 Mayıs Dünya Engelliler Haftası. Birleşmiş Milletler tarafından 1992 yılında ilan edilen ve bugün 156 üye ülke tarafından çeşitli etkinliklerle kutlanan bu hafta, sadece bir kutlama dönemi değil; derin bir muhasebe, farkındalık ve harekete geçme çağrısıdır.
Bu haftanın özü, engelli bireylerin de “herkes gibi” hayata tam ve eşit katılım hakkına sahip olduğuna dikkat çekmektir. “Herkes gibi” ifadesi basit görünebilir ancak barındırdığı anlam büyüktür. Bu, erişilebilir bir eğitim, adil bir iş imkanı, engelsiz bir ulaşım, nitelikli sağlık hizmetleri ve sosyal hayata engelsizce katılabilme hakkı demektir. Yani, acıma duygusuna dayalı bir bakış açısından sıyrılıp, hak temelli bir yaklaşımı benimsemektir.
Türkiye’de de bu hafta boyunca birçok panel, sergi, konser ve farkındalık yürüyüşü düzenleniyor. Kamu kurumları, sivil toplum kuruluşları ve bireyler bir araya gelerek engelli bireylerin yaşadığı zorlukları görünür kılıyor, başarı hikayelerini paylaşıyor ve çözüm yollarını tartışıyor. Bu etkinlikler, toplumda empati kurma becerisini artırmak ve ön yargıları yıkmak adına paha biçilemez bir role sahip.
Ancak, farkındalığın sadece bu yedi günle sınırlı kalmaması hayati önem taşıyor. Engelli bireyler için hayatın her günü, erişilebilirlik sorunları, istihdamda ayrımcılık ve toplumsal dışlanma gibi engellerle dolu. Gerçek başarı, 16 Mayıs’tan sonra da aynı hassasiyeti koruyabilmekte ve günlük hayatta kalıcı çözümler üretebilmekte gizli.
Erişilebilirlik, sadece rampalar ve asansörlerden ibaret değildir. Dijital platformların, bilgi ve iletişim teknolojilerinin de engelli bireyler için kullanılabilir olması gerekmektedir. Eğitimde fırsat eşitliği sağlamak, engelli çocukların potansiyellerini tam olarak ortaya koyabilmeleri için destekleyici ortamlar oluşturmak şarttır. İstihdamda ise engelli bireylerin yeteneklerine uygun işlere yerleştirilmesi ve iş yerlerinin onlar için uygun hale getirilmesi hem ekonomik hem de sosyal açıdan büyük bir kazanımdır.
Sonuç olarak, Dünya Engelliler Haftası, daha adil, daha kapsayıcı ve daha yaşanabilir bir toplum inşa etmek için hepimize sorumluluklarımızı hatırlatıyor. Engelleri sadece fiziki yapılarda değil, zihinlerde de yıkmamız gerekiyor. Hayatı hep birlikte, yan yana, omuz omuza yaşayabileceğimiz bir dünya mümkün. Bunun için sadece bir haftayı değil, her günü bir farkındalık ve eylem günü olarak görmeliyiz. Çünkü ancak o zaman “engelsiz” bir gelecekten söz edebiliriz.
MEHMET YONT

Devamını Oku

Bir Umut Mevsimi, Hıdırellez

Bir Umut Mevsimi, Hıdırellez
0

BEĞENDİM

ABONE OL


Kışın o gri, yorucu ve insanı kendi içine kapatan pelerini üzerimizden ağır ağır kalkarken, doğa bize en muazzam gösterisini sunmaya hazırlanıyor. Dallarda tomurcuklar patlıyor, toprak uyanıyor, havada tarifi imkansız bir “yeniden doğuş” kokusu var. İşte tam da bu dönemece, asırlardır süregelen, kökleri Mezopotamya’dan Orta Asya’ya kadar uzanan muazzam bir mirası sığdırıyoruz: Hıdırellez.
Benim için Hıdırellez, sadece takvim yapraklarında 5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan bir gece değildir. Hıdırellez; umudun, dayanışmanın, doğayla barışmanın ve en önemlisi “belki bu yıl olur” demenin adıdır.
İki Yol arkadaşının Buluşması
Efsane bu ya; darda kalanların hızırı, bolluğun simgesi Hızır Aleyhisselam ile denizlerin hakimi İlyas Aleyhisselam, yılda sadece bir kez, doğanın tam anlamıyla uyandığı bu gecede yeryüzünde buluşurlar. Onların buluştuğu yer yeşerir, bastıkları toprak bereketlenir, dokundukları su şifa olur.
Bu güzel inanış, asırlardır Anadolu’nun dört bir yanında, Balkanlar’da, Ortadoğu’da ortak bir coşkuyla kutlanıyor. Ritüelleri ise hem çocuksu bir heyecan taşır hem de derin bir simgesellik.
Ritüellerin Dili
Hıdırellez denince akla ilk gelen, ateşin üzerinden atlamaktır kuşkusuz. O odunlar sadece ısınmak için yanmaz o gece. Ateş, arınmadır. Kışın getirdiği hastalıkları, dertleri, tasaları o ateşe atıp üzerinden atlayarak yeni mevsime “temiz” bir başlangıç yapmaktır amaç. “Pirler gelmesin, dertler gitsin” diye atlanır o ateşlerin üzerinden.
Ve tabii ki gül ağaçları… Hıdırellez gecesinin gizli tanıklarıdır onlar. Akşamdan kağıtlara çizilen evler, arabalar, bebekler, cüzdan modelleri ya da yazılan kısmet duaları gül dalına bağlanır veya dibine gömülür. Sabahın köründe, ezan vakti o dilekler toplanır ve akan bir suya; denize, nehre bırakılır. Neden mi? Çünkü Hızır’ın karada, İlyas’ın suda olduğu inanılır; dilekler su aracılığıyla İlyas’a, oradan da Hızır’a ulaşsın diye.
O gece ambarların, para keselerinin ağzı açık bırakılır. Evler temizlenir, yemekler paylaşılır. Çünkü Hızır, temiz eve, cömert sofraya uğrar.
Bugün Hıdırellez Bize Ne Söyler?
Modern dünyanın betonarme döngüsü içinde, mevsimlerin değişimini sadece kıyafet dolaplarımızı düzenlerken fark ettiğimiz şu günlerde, Hıdırellez bize çok önemli bir şeyi hatırlatıyor: Biz doğanın bir parçasıyız.
Ateşten atlamak komik gelebilir, gül dibine kağıt gömmek naif. Ancak bu ritüellerin özünde yatan “umut etme” yeteneği ve “doğanın canlanışını kutlama” arzusu, insan kalbinin en evrensel ihtiyacıdır. Hıdırellez, bize darda kaldığımızda bir kurtarıcı beklemekten öte, umudu kendi ellerimizle yeşertebileceğimizi, bir dilek kağıdıyla bile olsa geleceğe dair bir niyet ortaya koyabileceğimizi gösterir.
Bu yıl, 5 Mayıs gecesi siz de bir an olsun yavaşlayın. Belki bir ateş bulup atlayamazsınız ama balkonunuzdaki bir çiçeğin dibine niyetinizi bırakabilirsiniz. Ya da en azından, sabah uyandığınızda pencereyi sonuna kadar açıp, uyanan doğanın kokusunu içinize çekerek “Hoş geldin bahar, hoş geldin umut” diyebilirsiniz.
Unutmayın; Hızır, sadece onu içtenlikle bekleyenlere uğrar.
Hıdırellez’iniz kutlu, dilekleriniz kabul, bolluğunuz daimi olsun.

MEHMET YONT

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.