Reklam
Reklam
ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’tan Habertürk’e açıklamalar
539 okunma

ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’tan Habertürk’e açıklamalar

ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Habertürk TV'den Sena Alkan'ın sorularını yanıtladı. Barrack, Suriye'den F-35 meselesine kadar birçok konuda açıklamalarda bulundu.

ABONE OL
Temmuz 30, 2025 21:00
ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’tan Habertürk’e açıklamalar
0

BEĞENDİM

ABONE OL

ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Habertürk TV’den Sena Alkan’ın sorularını yanıtladı. Barrack, Suriye başta olmak üzere, Gazze ve Türkiye’ye F-35 satışı konularında da açıklamalarda bulundu. İşte söyleşiden öne çıkan başlıklar: Sena Alkan: Sayın Büyükelçi, katıldığınız için fazla teşekkür ederim. ABD Başkanı Trump’ın yaptığı en tarihi konuşmalardan biriyle başlamak istiyorum. 2025 Mayıs’ında Körfez ülkelerinde yaptığı konuşmada, "Ulus inşası sona erdi" demişti. Siz de Türkiye’ye büyükelçi olarak atandıktan sonraki ilk açıklamalarınızdan birinde Sykes‑Picot’yu andınız ve "Artık askeri müdahale yok, bölünme yok, neocon dönemi sona erdi” dediniz. Ne değişti? Yeni bir Amerikan aka stratejisi mi şekilleniyor? Tom Barrack: Bence dünya çapında yeni bir strateji şekilleniyor. Her gün penceremden Boğaz’a baktığımda bunu hatırlıyorum, sizinle bu sohbeti yaparken bile, bizden önce kaç medeniyet geldi geçti, kaç siyasi parti, kaç askeri hadise yaşandı, halkların odak noktası tarih boyunca kaç kere değişti… Tüm politikalar zamanla dönüşür ve uyum sağlar. Ama Başkanımızın,yani patronumun, felsefesi başından beri hep aynıydı: Güç yoluyla refah ve barış. Bugün dünyada gördüğümüz şeyse kafa karışıklığı ve farklı bakış açıları. Ve bu, hepimizin anlamakta zorlandığı bir durum. İç siyaset zaten başlı başına karmaşık fakat hariç politikaya çıktığınızda bilhassa bu bölgede işler fazla daha çetrefilli hale geliyor. Kabilelerden, bayraklardan ve ulus inşasından bahsettiğimizde, bu yöntem aslında hiç kimse için gerçek anlamda işe yaramadı. İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemine bakarsanız, askeri müdahale ve rejim değişikliği fikri ne Amerika için ne de öbür ülkeler için başarı getirmedi. Başkanımız fazla net bir şekilde söyledi: “Bu benim gündemimde yok. Dünyaya böyle yaklaşmayacağım.” REKLAM Onun yaklaşımı şu: “Amerika’yı yeniden aka yapacağım” ve Amerika aka oldukça, öbür ülkeleri de etkileyeceğiz ve onlara şu mesajı vereceğiz: Artık hepimiz kendi ayaklarımızın üzerinde durmalıyız. Ve bu askeri müdahale yoluyla olmak zorunda değil.” Şimdi, bunu Amerika Birleşik Devletleri Başkanı olarak söylemek kolay. Ama geri kalan dünyanın da bu yaklaşıma iç olmasını sağlamak gerçek bir görev. Ve işte bugün, bunun nasıl yaşandığını hep beraber görüyoruz. ULUS DEVLETLERİN İSRAİL'E TEHDİT OLDUĞU AÇIKLAMASINA DAİR Bu ciddi ve aka çaplı açıklamalar. Öte yandan siz Osmanlı İmparatorluğu’nun ulus sisteminden söz ettiniz ve aynı zamanda “Güçlü ulus devletler İsrail için tehdit olarak görülüyor” dediniz. Bu coğrafyada insanların askeri müdahale, bölünme ve dayatılmış yaptırımlar gibi pek fazla keder hafızası hâlâ taze. Dolayısıyla insanlar şüpheci bakıyor: ABD büyükelçisinin bunları şimdi söylemesinin bir gizli gündemi mevcut mı? Var mı böyle bir şey, Sayın Büyükelçi? Hayır. Sorunuz için teşekkür ederim çünkü bu konular fazla sık yanlış anlaşılıyor. Bu arada, sizin atıfta bulunduğunuz ifadeleri ben tam olarak o şekilde hiç söylemedim. Ama umumi çerçevesini anlatayım. Nereye gittiğimize bakarken, bilhassa bu coğrafyada, nereden geldiğimize de bakmalıyız. Geçmişten hangi dersler çıkar, hangileri işe yaradı hangileri yaramadı, bunu analiz etmek için buradan daha zengin bir ortam yok. Osmanlı İmparatorluğu’ndan söz ettiğimde, dünyanın dört bir yanında 550 yıllık bir hakimiyetten bahsediyoruz. Şimdi Türkiye, ne istediğine ve nasıl hissettiğine göre bir cumhuriyet olarak yeniden şekillendi. Osmanlı’nın geri kalan coğrafyası ise hala bu değişimin etkilerinden çıkmaya çalışıyor. Millet sisteminden bahsettiğimizde aslında mezhepsel bir düzenden söz ediyoruz. Köyler, dinler, mezhepler, tarikatlar, kabileler, fraksiyonlar, tüm bunlar merkezi bir sistemde, cumhuriyet ya da demokrasi dediğimiz yapıda yan yana yaşayabilir mi? Amerika’da bunun olası olduğu kanıtlandı. Peki bu nasıl gerçekleşti? Çok uzun süren bir devrimci savaşla. O zamanlar, General olan George Washington Amerika’nın müstakil bir devlet olacağını ilan etti ve başkan olması tam 12 yıl sürdü. Yani bu cin dönüşümler adım adım gerçekleşir. Başkanımızın bakış açısı hiç değişmedi. “Güç yoluyla sulh ve refah” ne demek? Bazen gücünüzü bilhassa müttefiklerinizle beraber kullanmanız gerekir ki barışın ve refahın ne anlama geldiğini gösterin. Bu konu aslında Amerikan politikasıyla doğrudan ilgili değil. Daha çok, herkesin artık kendi ayakları üzerinde durması gerektiğini anlamasıyla ilgili. Amerika rehberlik edebilir, cihet gösterebilir, etkileyebilir, yardımcı olabilir fakat sorumluluğu üstlenemez. İkinci Dünya Savaşı sonrası biz dünyaya teminat verdik. Denizleri koruduk, serbest ticareti oluşturduk, her bölgeyi destekledik. Ve bu iyi bir şeydi. Dünya cenk sonrası toparlandı. Herkesin bizim yardımımıza ihtiyacı vardı. Bu, bir çocuğu yetiştirmeye benzer. En iyi yapabileceğiniz şey onu desteklemek, eğitmek, motive etmektir. Ama bir noktadan sonra o çocuğun kendi bağımsızlığını kazanması gerekir. Başkanımızın yapmaya çalıştığı şeyin tam olarak bu olduğunu düşünüyorum. "SURİYE'DE ENTEGRASYON OLACAK" Suriye konusunda size bir soru sormak istiyorum. YPG’den gelen bazı açıklamalar mevcut ancak bunlar zaman vakit kafa karıştırıcı olabiliyor. Dün Mazlum Abdi “görüşmeler olumlu ilerliyor, entegre olacağız” dedi ve siz de bunu sosyal medyada paylaşıp memnuniyetle karşıladınız. Ama hemen öncesinde Ilham Ahmed, “silahsızlanmak ölüm demektir, bunu kabul etmeyiz” açıklamasında bulundu. Siz kısa süre önce Mazlum Abdi ile bir araya geldiniz. Ona ne cin mesajlar verdiniz? O size nasıl yanıt verdi? Entegrasyon olacak mı? Sorunuza cevabım evet, bir entegrasyon olacak. Mazlum Abdi bu süreci son radde mesul ve akıllıca yürütüyor. Kendi topluluğunun hassasiyetlerine karşı dikkatli davranıyor. Bakın, bu kolay bir şey değil. Yıllarca süren karşıtlıkların ardından ve PKK, YPG, SDG gibi yapıların birbirine karışmış olmasından doğan kafa karışıklığı… bu herkes için zorlu bir süreç. SDG, Amerika’nın IŞİD’e karşı yürüttüğü terörle mücadele operasyonunda bir müttefikiydi. Ama Türkiye açısından, bunun PKK’yla—ki kendisi bir terör örgütüdür—olan ilişkisi fazla karmaşık bir meseleydi. Şimdi örneğin şu: SDG ve YPG’nin yeni bir askeri, sivil ve siyasi yapıya nasıl entegre olacağı. Bu zaman alıyor. Ama hem Suriye hükümetinin bu sürece nasıl yaklaştığından hem de Mazlum Abdi’nin tutumundan gurur duyuyorum. REKLAM Sorumluluk alıyor, kendi toplumunu korumaya çalışıyor. Türkiye’ye karşı bir tehdit oluşturmuyor. Yeni yapının artık bütünleşmesi gerektiğinin farkında. Tüm bu “ayrı parmakların bir elde birleşmesi” gerekiyor. O, “tek ulus, biricik halk, biricik ordu” dediğinde bu fazla aka bir şey. Peki oraya nasıl ulaşılır? İşte şu anda bunun tanımını yapıyorlar. Ama bunu sorumlulukla yapıyor. Türkiye de bu sürece katkı sağlıyor, misli değil, yol gösterici bir şekilde. Suriye hükümeti de bilhassa Süveyda’da yaşananlardan sonra, tüm azınlık gruplarının sürece iç edilmesi konusunda kararlı. Ama süreç henüz sadece yedi aylık. Ellerinden gelenin en iyisini yapıyorlar. Bu zaman alacak. Bu entegrasyon sürecine dair belirlenmiş bir takvim mevcut mı? Entegrasyonun nasıl olacağına dair bir çerçevemiz mevcut mı? Hayır, şu anda bu yapının mimarisi oluşturuluyor. Öncelikle niyetin tanımlanması gerekiyor—ve evet, bir niyet var. Bir pakt imzalandı, ancak bu pakt ilkelere dayalıydı. Yani detaylı maddeler içeren bir metin değildi; noktalama işaretleri bile yoktu diyebilirim. Şimdi ise o “noktalama işaretlerini” belirleme aşamasındayız. Ve ben umutluyum; yakın gelecekte her şey netleşecek ve entegrasyon süreci başlayacak. DÜRZİLER VE BEDEVİLER ARASINDAKİ ÇATIŞMA Suriye’de Dürziler ve Bedeviler arasındaki kabile çatışmalarından bahsettiniz. Dürzi önder el-Hicri’nin güneyden kuzeye bir koridor ve belli bir özerklik talep ettiği iddiaları var. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Şunu söylemek isterim ki, tam olarak ne olduğunu bütünüyle bilecek kadar elimizde yeterli bilgi yok. Ama şunu söyleyebilirim: Yaklaşık 20 yıl boyunca yaşanan vahşetler ve korkunç davranışlar oldu ve Suriye hükümeti bu azınlık bölgelerine merkezi bir destek sağlamadı. Süveyda veya Dara gibi, Şam’ın güneyindeki bölgelerde, Dürziler ve Bedeviler aslında kendi idare ortamlarında yaşıyorlardı. Esad hükümeti ne onlara yardım etti ne de pek fazla konuda müdahale etti. Kendi emniyet sistemleri vardı, kendi zayıf fakat kendi uyguladıkları bir idare biçimleri vardı. İsrail bu durumu rahat karşılıyordu çünkü bölge adeta bir askerden arındırılmış bölge gibiydi. Golan’dan güneyine kadar yaklaşık 130 bin İsrailli Yahudi’nin Suriye kökenli Dürziler olduğunu ve el-Hicri ile öbür Dürzi şeyhlerin köy köy siyasi olarak bölündüğünü görüyoruz. İsrail Dürzileri ise kardeş kardeş, kuzen kuzen aile bağlarıyla bağlılar. Bu sistem yıllarca iyi işledi çünkü İsrail, Esad rejiminin sınırına yakın askeri varlık göstermemesinden memnundu. 7 Ekim’den sonra ise İsrail şunu söyledi: “Sınırıma kimse yaklaşmayacak.” Bu sınırları daha sıkı koruyacağım. Rejimin ilk aylarında bu da kabul edilebilirdi; kimse Şam’a karşı misli hareket etmiyordu. Yeni Suriye hükümeti askeri yapısını toparlamaya çalışıyor. Bu kolay bir amel değil; tüm bu parçaları bir araya getirmek zor. Bu talihsiz durum, bir kabile çatışması olarak başladı, Dürziler ile Bedeviler arasında bir köy kavgası. Sonra bu hadise büyüdü ve Suriye hükümeti bu köy kavgasına müdahale etmek istediğinde, kanımca İsrail bunun sadece bir köy kavgası olmadığını, daha düşmanca bir varlık olduğunu düşündü. İşte bu noktada yanlış anlamalar başladı ve İsrail, konvoyları, Savunma Bakanlığı’nı ve sarayı bombalamaya başladı. Yeni hükümet, Türkiye ile sınırları da iç olmak üzere tüm sınırlarında yerini alırken katılım sağlayamayan ya da şu anda veya yeterince umutlu hissedemeyen kişilerin entegrasyonu sürecinde bu tartışma ya da olayların olması oldukça muhtemel. Bunun aka kısmı kabilevi. Eminim her iki yan da hatalar yaptı. Bunu şöyle tarif edebilirim: 60 oyuncunun olduğu fakat hiçbirinin forma giymediği ve 17 golün atıldığı bir futbol maçına gitmek gibi; ne olduğunu anlamak fazla zor. Korkunç vahşetlerden mesul olan ister Suriye hükümeti olsun isterse öbür taraflar, hesap vermeliler. Ama daha da önemlisi, Dürziler, Aleviler, SDG ve öbür tüm fraksiyonları kapsayan, onları merkezi hükümete entegre edecek bir sürece hızla geçmek gerekiyor Suriye meselesinde İsrail ile ABD arasında bir görüş ayrılığı mevcut mı? Çünkü siz “tek ordu, biricik hükümet, biricik millet” dediniz, ancak ardından İsrail’in Şam’a, Cumhurbaşkanlığı Sarayı iç saldırılar düzenlediğini gördük. Görüş ayrılığı aynı zamanda diyalog’dur. Diyalog ve diplomasi durduğunda, asker botu sahaya iner. 8 veya 9 Aralık’ta İdlib’den Şam’a kadar Suriye Arap Cumhuriyeti fiilen yürürlüğe girdi. Bunu kimse beklemiyordu. Türkiye Cumhuriyeti bu geçişin önünü açmada harika bir amel çıkardı. Suudi Arabistan da düşünülenin fazla daha altında bir kan dökülmesine yardımcı oldu. Ve aslında konuştuğumuz şey, Suriye halkı için yeni bir ümit doğdu. 20 yıldır zulme ve cezaya maruz kalan insanlar için. Peki şimdi ne oluyor? Yönetime gelen bu ufak küme her şeyi mesul bir şekilde kontrol etmeye çalışıyor fakat kaynaklar sınırlı. Dünyanın da onlara gelip kaynak sağlamaya çalışması, talih vermesi gerekiyor. Plan B yok. Başkanımız, 12 veya 13 Mayıs’ta Suudi Arabistan’da bu işin hızla halledilmesi gerektiğine karar verdi. Bu da yaptırımların kaldırılması anlamına geliyor. Yaptırımlar fazla karmaşık kısıtlamalar ve gerçekten ekonominin akışını engelliyor. Suriye’de iktisat yoktu. Merkez bankası yok, muhabir bankalar yok, ticaret durmuştu. Barter usulüyle işliyordu. Elektrik yok, enerji yok, yiyecek yok. Çok vahim durumdaydı. İsrail ise kendi sorunlarıyla, bilhassa Gazze ile uğraşıyordu. İsrail’in Lübnan sınırında Hizbullah, Hamas ile devam eden bir sorunu var, İran ise Suriye ovasının hemen karşısında gözler önünde duruyor. El Nusra’nın geçmişi var, bu yeni hükümet kuruluyor ve İsrail dost mu değil mi tartışmaları var. Herkes uyum sağlamaya çalışıyor. Körfez ülkeleri diyor ki “Evet, bu yeni hükümeti destekliyoruz.” Türkiye diyor ki “Evet, biz de destekliyoruz.” Amerika diyor ki “Biz de destekliyoruz.” Avrupa da diyor ki “Biz de destekliyoruz.” İsrail ise sınırında izliyor. Bu karmaşa, yanlış anlamalar ve iletişim kopuklukları yaşanıyor. Bunları nasıl çözersiniz? Neden olduğunu biricik tek inceleyip, diyalog ve çözümle, savaşla değil. Bu bölgede ihtiyacımız olan en son şey daha fazla savaş. Savaşa başvurmak en son tercihimiz olmalı çünkü hiçbir zaman işe yaramadı. Hiçbir zaman. Başkanımız her durumda bunu yapmaya çalışıyor. Çözüm için çabuk ediyor, bu konularda elinden gelen en iyi desteği veriyor. Çok sayıda ülke ve farklı planlar arasında yaşanan karmaşayı ayırmaya, “refah içinde yaşayabilirsiniz” diyerek ilerlemeye çalışıyor. Sadece düşünün, Abraham Anlaşmaları’nı, bölgenin güçlü oyuncularından Türkiye’yi; ki Türkiye her geçen gün bölgedeki önemini artırıyor, birleştirdiğinizi. Ama sadece Türkiye değil; Arap olmayan nüfusu Müslüman ağırlıklı bir ülke olarak Türkiye, İsrail, Körfez, Suriye, Lübnan, Irak, Ürdün, kuzeye çıkın Azerbaycan, Ermenistan… Bunları birleştirdiğinizde dünyanın en güçlü bölgesi ortaya çıkar. Neden olmasın? REKLAM Tabii bu, onlarca yıl süren karmaşık, bazen de yozlaşmış siyasi sistemlerden geçmeyi gerektiriyor fakat gelin çocuklarımıza, torunlarımıza öbür bir şey verelim. Umuttan bahsediyorsunuz fakat ben bu bölgeyi de biliyorum… Hipotetik konuşmak istemem fakat bu bölgede her şey göz açıp kapayıncaya kadar olabilir. Peki ya bu görüşmeler başarısız olursa? Türk Dışişleri Bakanı Hakan Fidan “bölme girişimi olursa müdahale ederiz” dedi. Bir gün önce de Türk Savunma Bakanı Yaşar Güler ile bir araya geldiniz. Eğer görüşmeler başarısız olursa ve Türkiye müdahale ederse ABD ne yapar? Böyle şartlarda taraflardan herhangi birinin ne yapacağına dair varsayımlarda bulunarak bir yanıt veremem. Ama size söyleyebilirim ki, dünyadaki en iyi dışişleri bakanlarından birine sahipsiniz. Hakan Fidan her gün çevresindeki en karmaşık konularla uğraşıyor ve bunu zerafet, incelik ve derin düşünceyle yapıyor. Aynı şekilde İbrahim Kalın, istihbarat kurumunuz da öyle. Bu birden gelişen olayların, bilhassa burada, kimsenin askeri müdahalesine yol açtığını sanmıyorum çünkü suçlunun kim olduğunu asla tam bilemezsiniz. Yeni Suriye’yi bozmak isteyen hasım fazla fazla; yüzlercesi var, fakat bunlar aklınıza hemen gelenler değil. Mesela İran var, ki ABD için kesinlikle bir düşman. Türkiye ile ilişkileri farklı. 13.000 İranlı gidip geliyor burada. İran halkıyla ilgili değil, rejimle ilgili. Başkan Trump, can kaybına sebebiyet vermeden bir şey söylediğinde ve kimse ona inanmadığında neler olduğunu fazla iyi şekilde gösterdi. Türkiye durumu fazla farklı, Suriye de öyle. Hakan Fidan’ın Suriye’ye destek vermesi ve İsrail-Türkiye arasındaki bu retorik hakkında söylediklerine gelince… Bir zamanlar İsrail ile Türkiye arasında bir iyi bir ilişki vardı. Türkiye, 1948 Balfour Deklarasyonu’ndan sonra İsrail’i tanıyan ilk ülkeydi. 7 Ekim’den önce neredeyse bir ticaret anlaşması yapılacaktı. Şimdi yaşanan, şahsi fikrim, aka ölçüde Gazze ile ilgili. Gazze devam ettiği sürece, özgür dünyanın birçok kesiminin, bilhassa İslam dünyasının, olan biteni anlaması zor. Ama Hristiyan dünyası ve Yahudi dünyası da sınırda, nasıl devam edeceğini anlamaya çalışıyor. Bence Gazze sorunu sona erdiğinde, ki bizim özel elçimiz Steve Wittkof’un, Türkiye ve Katar’ın yardımlarıyla yürüttüğü sulh anlaşması müzakereleri bu konuda aka ilerleme sağladı, o zaman bölgede gerçek bir yeniden yapılanma göreceksiniz. Ama terör her yerde var. Terör umutsuzluktan, kafa karışıklığından ve fena niyetli kişilerden doğuyor. Gördüğünüz gibi istihbarat servislerimiz birbirine hasım değil. Amerika mesela tam aksine, Hakan Fidan ile bir işbirliği içinde. Altı gün önce gerçekleşen en başarılı terörle mücadele operasyonlarından birinde Türkiye aka rol oynadı; biz, Türkiye ve Suriye beraber önemli bir IŞİD bileşenini etkisiz hale getirdik. Bu işbirliği devam ettikçe, insanlar daha rahat oldukça, diyalog ve diplomasi suları sakinleştirmeye başladıkça, gene işleri bozmak isteyenler olacaktır. Sadece bunları aşmamız gerekiyor. Gürültüyü duymamalısınız. Karmaşık bir durum. Hatalar olabilir fakat ilerlemeye devam etmeliyiz. GAZZE'DEKİ İNSANİ DURUM Gazze’den bahsettiniz. İki İsrailli insan hakları örgütü ilk kere Gazze’de soykırım yapıldığını açıkladı. İsrail soykırım işliyor. ABD Başkanı ise, "Gerçek bir açlık var, görüyorum, bunu taklit edemezsiniz" dedi. Fransa ve İngiltere Filistin devletini tanımaya hazırlanıyor. Açlıktan ölen çocuklar ve İsrail’in işlediği vahşet görüntülerine ilk tepkiniz nedir? İki türlü tepki vereceğim. Kişisel tepkim, tüm bunlar beni fazla rahatsız ediyor ve ağlamak istiyorum. Kimseyi suçlamadan, biz medeniyet olarak nereye geldik? Savaşı anlamak zor geliyor bana. İnsanlar sebep bu yola başvuruyorlar, hala anlayamıyorum. Bu benim kişisel görüşüm. Profesyonel görüşüm ise basit. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı, Dışişleri Bakanı ve ABD, Hamas ateşkes ilan edip bitene kadar Filistin devletinin tanınmayacağı yönünde net bir duruşa sahip. Bu konuda fazla aleni oldular. Bu duruşun karşısında olanların bir görüşü mevcut elbette. Bu görüşü anlıyorum fakat Amerikalıların bakış açısından da bu hal kabul edilemez. Bu hal devam ettiği sürece Filistin devleti’nin tanınması olası olmayacak. F-35 VE S-400 MESELESİ F-35 jetleri ve S-400 meselelerini yıllardır tartışıyoruz. Bu konuda herhangi bir orta yol çözümü gündemde mi? Kesinlikle. Bir çözüm bulacağız. Ama Türkiye sadece bir savunma ortağı değil, bölgesel bir parçamız olmalı. Savunma alanında yaptıkları, üretimde yaptıklarıyla beraber Amerika ile beraber sadece bölge için değil, tüm bölge için bu emniyet mekanizmasının merkezi olmamız gerekiyor. Bu örneğin 2017’den kalma ve yanlış anlaşılan bir konu. On yıl sonra fazla farklı bir ortamdayız ve çözüme koşuyoruz. F-35, F-16, S-400 meselesi, ki bu politik bir sürtüşmeydi, hepsinin çözümü var. Özellikle 100 milyar dolarlık ticaret hacmi kurarken ve NATO giderek Türkiye’den daha fazla yardım, tavsiye ve destek beklerken. Umarım kısa vadede bir çözüm görürüz. Sanırım giderek yaklaşıyoruz.Ben hep düşünüyorum, icat etmektense ilerlemek için geçmişin derslerine bakmak lazım ve burada bu dersler mevcut. Bölgenin DNA’sına sahip olduğunuzu, DNA’nızın bu bölgeye ait olduğunu söylediniz. Burada geçirdiğiniz son iki ayda, ‘Evet, bu yanım kesinlikle bu DNA’dan geliyor’ dediğiniz bir lahza oldu mu? Pek fazla lahza oldu. Dürüst olmak gerekirse ruhumun birçok yönden evine geldiğini hissediyorum. Bence sahip olduğum azıcık başarı oradan geliyor. Babam ufak bir bakkaldı. REKLAM Özellikle çarşılarda ve pazar yerlerinde, biri gözlerime baktığında ve beni hemen anladığında, müşteri olduğumu sanıyorlar. Halbuki ben satıcıyım. Nereye gideceğimi biliyorlar. Orada hayatı öğreniyorsunuz. Bunun dışında, insanların zarafeti, aile bağları, değerler hepsi… Tom Barrack’ı bir büyükelçi, bir diplomat olarak tanıyoruz. Ama siz aynı zamanda bir amel insanısınız. Hangisi sizin için daha zor? Bence her ikisinin de ortak noktası diplomasi. Çünkü benim gibi insanlar gelip geçici. Ben kalıcı değilim. Başkanım bana dedi ki: “Bir şeyleri halletmemiz gerek. Türkiye ile daha iyi bir ilişki kurmak istiyorum. Ortadoğu zor bir dönemden geçiyor. Sen bu kökenden geliyorsun, amel geçmişin 50 yıldır bu bölgede. Git ve bir sonuç al.” Bu diplomasi değil, bu bir olaydır. Diplomasi, o tuğlalar arasındaki harç gibidir; siyasi rüzgârlar esip geçerken, o iletişimi sürdürebilmek için vardır fakat bir sonuç hedeflemeden. Bu ben değilim. Bu benim başkanım da değil. REKLAM Benim patronum sonuç istiyor. Ve burada istediği şey şu: Türkiye’nin Amerika ile yan yana, daha yüksek bir öneme ulaşması. Ortadoğu’nun bir cin İbrahim Anlaşmaları çerçevesinde barışa kavuşması. Herkes kendi bakış açısını koruyabilir fakat bir uyum sağlanmalı. Ve bunu kendi vazife süresi içinde yapmak istiyor. O yüzden şöyle bakıyorum: Benim raf ömrüm fazla kısa. Daha fazla çalışmam, daha akıllı çalışmam, çıkarlarla uyumlu olmam gerekiyor. Geçmişin derslerini yanımda taşımalıyım. Bu süreçte, bu topraklarda ruhum da beslendi, çünkü dürüst olmak gerekirse, eve dönmüş gibi hissediyorum. Başkan Trump’la fazla iyi ilişkileriniz var, hatta yakın bir dostusunuz, değil mi? Aynı zamanda Türk yetkililerle Başkan Trump arasında bir köprü gibisiniz. Peki orada neler oluyor? Başkan Trump’la ve Türk yetkililerle düzenli görüşüyor musunuz? İlişkiniz nasıl? Evet, görüşüyorum. Başkan Trump ile ilişkim fazla yakındır, 40 yıldır kişisel dostuz. Ama o Amerika Birleşik Devletleri Başkanı. Ben sahada çalışan bir neferim. Dolayısıyla elbette onunla sıkça konuşuyorum. Ondan talimat alırım. REKLAM Türk yetkililerle diyalog da fazla güçlü. Eskisinden fazla daha iyi. Ve onlar son radde sorumluluk sahibi insanlar. Başkan Erdoğan ile Trump’ın da bir ilişkisi var. Başkan Trump böyle çalışmayı sever. Önce yeri, sistemi, siyaseti değerlendirir; sonra da o sistemden mesul olan kişiyle, yani liderle ilişki kurar. Biz o ekibe aka saygı duyuyoruz. El ele çalışıyoruz. Ve bu iki başkan doğrudan iletişim kuruyor. Patronum bildiğiniz gibi bir “anlaşma sağlayıcıdır.” Burada sadece Boğaz’da dolaşıp keyif yapmak için bulunmuyor. Yardım etmek, ilham vermek ve gerçek bir ortaklık kurmak istiyor.

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.


HIZLI YORUM YAP

300x250r
300x250r

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.